11 Temmuz 2010 Pazar

MESİH ŞİİRDİR

bir ölüm,

hepsi bu;

yakın olur diye neden ürktüğüm?



Bir fotoğraf,

özlenen;

silip tozunu duvarlara astığım…



Bir yol,

bazen ıslak, bazen tozlu

ve güneşler emziren…



Bir kadın,

Koynumda;

aşktan sevinç devşiren…



Bir çocuk,

Uykuda;

düşlerle güneşlenen…

Bir sözcük,


peşisıra koştuğum ah o soylu serüven!



Serüven, mesihtir;

mesih,

şiirdir...



Mesih şiirdir;

gövdesine kan oturmuş ve kızılca gözbebeği,

o’dur gemisini alaborada yitiren kaptan,

yazmayı hep yaşamaya yeğ tutan.



O’dur ki bir bedevi,

kendi çölüne yağmurlar yağdıran

ve İsa’nın evrenini keşfeden şeytan!



Yine akşamdır…

Nutku tutulmuştur ufkumuzun,

gece kâh ayaz, kâh cehennemdir;

kalmışız, bu demdir!

Ne arayan ne soran,

uyku sarhoşluğudur camlara vuran...



Mesih şiirdir;

bunu bilir ve söyler akordeoncu kâzım…

Melike, âşık kız ve hülyalı.

Bunu yazar, bunu!



Bizim efkârlarımızda hep bir mızıka çalar

ve yüreklerimizin avlusunda esrik bir keder konaklar...



Daha isterik hüzün sendromları.

Fırat’ın kıyısından ılgıt ılgıt yel eser;

ne desem şiir eser... Şiir eser!

Mesih ey,

adım

adın,

adın

adım;

adım

adım

adandım.

Adamdım,

adını

adlandırdım:

M e s i h , ş i i r d i r…

YILMAZ ODABAŞI

20 Haziran 2010 Pazar

lime lime...SEVGİLİME

sevgilim
ne olur gitme!
saniyelerden izin aldım
kalabilirsin iki dakika daha.
tenime haciz koydun
borç gırtlakta!
çünkü biçilemiyor
seninle geçen vakite paha.

sevgilim bağışla!
seri kinayeler işleyen
kiralık bir tatilim
deniz kıyında.
iyi heceler diliyorum
sana cümleleşen her harfe,
bırakmadılar beni ilk satırda
bu işbirliği esnasında.

sevgilim anla!
nasıl utanıyorum bilsen
bakarken,rengini değiştiren
aşk rengi gözlerime.
kaçacak sen arıyorum,izlerken
baş rolünde devleştiğin
benimse figuranlaştıkça senleştiğim
"mutlu son"lu türk filmine.

sevgilim korkma!
arkamı döndüm
sen giyin, ben kuşanma davası
açacağım sana.
elimde değil
kıskanıyorum gri kazağını,
benden fazla dokunuyor diye
esmer vücuduna..!

sevgilim ağla!
uzanayım yanaklarına
ruhumu arıtırken
bu tuz deryası.
"rüya tamirleri kitabı"nda okudum,
bilimselmiş her hücremin
sana baharlaşmakta olan
ümitlenmiş kimyası.

sevgilim topla!
saçların örtmedikçe
kutsal yüzünü,dolanırım
teninde, ben ki umarsız serseri.
yeterli değil biliyorum
tanrıya hiç bir ibadet,
bu aciz kuluna hediye etti diye
senin gibi şaheseri!

sevgilim!
ömür diliyorum senden
anlatılmazlığını,üç beş satırla
anlatmaya çalışmak ne saçma!
varlığın,kul koleksiyonumda
en bulunmaz nimet,
sanahtarımı astım kalbine
beni kilitle ve asla açma.

ü.k.p<>

13 Haziran 2010 Pazar

YAKAN TOP

artık boyum uzamıyor ki
nasıl uzanayım
hayatımın bütün bayramlarını
kaldırdığım o tozlu rafa?
sadece bir parmak izi bırakmak
istiyorum
suçlusu olduğum aşkı
belgeleyen anlamsız fotoğrafa...
bulsunlar diye ihanet polisleri beni
kendimi kaybettiğim
hiç ve "hiç"çi bulma kurumunda...

kinayesi şairine küsmüş
naciz bir nükteyim şimdi
renkleri uymuyor yaşadıklarımın
hiç biri, birbirine - çünkü hepsi kara -...
ya bir matara arıyorum denizin içinde
ya da içinde deniz olan bir matara...
yani, bir imkansızın sıfır yol kat ettiği
macerada,
"hayır" otobüs değil, yol olmak geliyor
hep aklıma...

asılsız haberlere gazete köşesi,
şikayet mektupları
toplanamayan dağınıklığım..
çukuruna düşkün müşkülpesent
virajlara yas tutan ölüm.
daha kaç bölüm gizlenme dekorları
kıracak diye bekliyorum
ellerimle şekil verdiğim
ömrüm.
değeri, düzenbaz zamandan yana
henüz belirlenemedi ama
eminim
en önemli müzayedede
altın bir tırnağa makas olacak kadar
tümüm...

mesela,
biz eskiden, çocukken hani
yakan top oynardık
kimse yanmazdı bu sıcaklıktan
biliyorum değişti dünyanın kimyası usuldan,
kutuplarda unutup penguenler törenlerini
bıraktılar eriyen sulara genlerini
ve ne yakan top kaldı öyle zararsız sıcak
ne de "aşk" türk filmi kıvamında;
"gözüme duman kaçtı" yalanı attıracak.
botanik bahçelerinde otantik sevişmeler peşinde
her yüz,
ve bedenlerde şekil taarruzu
tuz gölü dahi dümdüz.

yine de kalabalık bir hapşırmaya
çok yaşamalar deniyor diye hala
yamaçlarında yorgunluk edinmeye
gebe kalası geliyor
binlerce kez ölü doğum yapmış
şairlerin aklı...

önüm arkam bahar
sağım solum soba...

bak!
ilk defa değil ya her seferinde
inanılıyor
bazı böceklerin anlamsız uğuruna.

imla hatalarımız için
özür dilerim hayat!
imza atmayacağım bu yazdıklarımın
altına
ve sırası gelene kadar
en gerçek mısraların,
ısrarların önünde esrarlaşan
paralanmalarla,
yazı-tura bir de parafin
ve aspirin beyazlığında
her harfin faturası kara tahtada..

ah tebeşir tozu
kararlar alınsın sadece
gücenmesin bana!

döndüm
gidiyorum...
yolumu takip etmeyen bulur!

"istisnayla kaide bozulur."
son sözüm budur.

BİR HAL BİLDİRİMİ/ BİLDİRİ Mİ YOKSA DEĞİL Mİ!

neden sevmiştim kışı bilmem
oysa,
yatağında olmalıydı,
babamı kaldırım taşlarından toplarken
bana arkasını dönen
sırtım...

tek utandığım el'di
ki öperken tüm acılarını almak isterdim
ilkokulun kapısına dek
çantamı hüzünleriyle taşıyan
annemin...

pabucumu dama atmıştı
Murat Can ama
bana çoktan öğretmişti
çıplak ayakla nasıl ayakta kalabiliri
ayakkabımı ararken,
ablalarım...

ilk aşkımdı futbol ve
annemin atletime iliştirdiği
nazar boncuğu kırıldı
dizimle beraber,
artık benim için bir bahçe'ydi
yaşam,
ki göreyim diye her şeyi
ablam içine bir de
fener koydu...

ve sığındım
uğur böceklerine
en kalabalık zamanlarımda,
sonunda onlar da
hep benimle oldular
noktalarken kulaklarıma
zar'larımı...

uyanmasın diye hiç kimse
perdem açık uyurdum
sokak lambasında okumak için
kitaplarımı,
annem de uyumazdı benimle ama
o perdeyi sadece
kitaplar koynumdayken
kapattı...

tanıştığım en güzel şeydi
kurşun...
ki sıfatıydı ömrümü
bir kasap dışında
satırladığım şiirlerin
kalemimin...

hiç bir zaman iyi bir öğrenci olamadım
hep en ortasında otururdum sınıfın
ve tenefüsten döndüğümde
zil'den önce çalınan
yazdıklarımdı, arkadaşlarım tarafından...
ki ben her sözlü edebiyatta
yazılı bir kopyaydım.

ve çok alçakca öğrendim
dönerken yüzyıllar öncesine
bunun adının
yüksek bir öğrenim olacağını...

hayatımın en özel zamanıydı
aklımın bana hediyesi ÇİZME...
ve ben onu bir bayram sabahı çocuğu gibi
hep yatağımın yanı başında sakladım.

tuhaf ama
ablamlardan sonra kadınlar da sevdim..
oysa hiç biri anlamadan beni,
armağan ettiğim kalbimin yanına
başka oyuncaklar koydular,
oyuncağı olmak için
bir tüccarın çirkinliğine...

ve üzgünüm
değer veremedim beni asıl değerli kılanlara..!
yasal bir acı geldi bana
tükettiğim zamanın
illegal sevişmeleri....

yine de
basamaklarını çıkarken hayatın,
arkasına bakmadan.
tek Ümit'i
Kemal' ermek olan
Parlak bir yıldızdım....

yalnızdım....

Ü.K.P

SUSAM SOKAĞI

atışından anlıyorum
kalbim;
yüksek bir aşka
itiraf hazırlığında
mavi..!
dört yanım sarıldı
kolların tarafından,
bu ne güzel bir kuşatma
ve zamanında...
çok çalıştığım
yoktan seçmeli sınavın
sen "şık"kındayım
bekliyorum
sürem var daha...

bir kağıt ver lütfen
kayıt altına almalıyım
kayıtsız,şartsız
çay kaşığında ay ışığı
gözlerinin
tahliyesini gerçekleştirmek üzere
üzerini örttüğüm uykumu
uyandırıp sabaha...
bir simit daha lütfen
her susam, sokak oluyor çünkü
adımladıkça,
vasati kırk çöp çocukluğumun
yollarını sımsıkı bağlayan
sana.

bir bulut
ve masa başı mesailerinde
yasalaşıp, asal sayılamayan
en masal yağışşın
ki damlaların, anlamların
üzerinde oturan
sessizlik öncesi
sevilmeye amade
sevimli fırtına..!
hep satır aralarına
serpiştiriyorum seni,
oysa her paragrafta
kefede araf kadar ağır
cümlelerimi örgütleyen
gizli "özne"msin
yükleniyorsun
beni sırtına...

artık hayat
gece nöbetlerine
uyku sızdığı anlarda,
iki gözümden birinin dinlenmesi
senden bir iz
kaçırmamak içindir,
bu berbat hava durumu
kurumuna ihanet ederken
muhtelif..!
şimdi tasvirine tarif arıyorum
tabiri caizse
sencerenden bakarken...
çünkü yüzün
bu hüzün içindeki önsözün
sınır kışı edidiği coğrafyamda
hakkını ödeyemeyeceğim
en büyük
telif..!

Ü.K.P

28 Mart 2010 Pazar

"sen" diyorum
ve
not düşüyorum
bu düşü yorumlarken,
düşük yapmış
cümleme
düşüşen düşkünlüğümü...
"ten" giyiyorum
ve
ne kadar güzel oldu diyorum:
bir habere bülten olacak
yazıldıkça okunamayacak
çıplak kalemim üzerine
üşüşen düş günlüğümü..

zaman;
sanki zam anlarında
anlamsız,muazzam
bir zanlı gibi
sus kesiliyor sustalısıyla..!
neyseki soruma cevap...
nerelisin?
-"zan"lı...
saman;
sanki benden daha soğuk diye alevi"
""hız"lık zarına ağlıyor
bir kenarda çökük
seyreyliyor seyranını.
"adımın baş harfini siliyorum"
efsaneleşmek için,
belki korkuyorum cevaptan ama;
kimsin diyorum?
-"tanrı."

ve anlıyorum.
günlerden haz ertesi
saat "suç"u biraz geçmiş,
yani
"suç"u bucağı olmayan
bir yaz geçmiş
kiraz mevsimi dudaklarının
ırzına..!

oysa diyordun ya
"dar alanda kısa kaslaşmalar
her sevişme esnası,
zar falan değil "zamandır" tutulan,
iki bedenin
ortak paydası."
bense diyordum ya
var olanda "sus"a konuşmalar
tensel bir hazzın
ana teması.
kar falan değil gerçek beyazlık,
"uykudur."
yani çarşafın temiz kalması..!

sen
düşlengeç oyununda
üşengeç bir kafiye olmak için
üşen ve geç "kal"dın
sadakat dersini anlatan
öğretmenin gözünde...
bense hala
mucizevi ilaçlar sözlüğünde
tek bir sözcük arıyorum,
hani, ilacım olsa
hem sürer hem yazardım
"kelime...!"
(ü.k.p)


27 Mart 2010 Cumartesi

Ben hiç rastlamadım gidiş-dönüş bileti alan bir kadına.. rastlarsanız bakın yanında bilet gibi kıvrılmış üzgün adama